Danıştay, 6 Şubat depremleri sonrası Antakya’da ilan edilen riskli alan kararını hukuka uygun buldu. İşte gerekçeli karar ve detaylar.

 

ÖZET: Danıştay 4. Dairesi, 6 Şubat 2023 depremleri sonrasında Hatay/Antakya’da yaklaşık 307 hektarlık bir alanın (kentsel ve arkeolojik sit alanlarını da kapsayan) 6306 sayılı Kanun uyarınca “riskli alan” ilan edilmesine ilişkin Cumhurbaşkanı kararının iptali istemiyle açılan davada, davanın reddine karar vermiştir. Kararda özetle; 6306 sayılı Kanun’un yalnızca afet öncesi için değil, afet sonrası hasar gören alanların sağlıklı ve güvenli bir şekilde yeniden inşası (ihyası) için de uygulanabileceği vurgulanmıştır. Mahkeme, dava konusu alanda yapılan hasar tespit çalışmalarının (yıkık, acil yıkılacak ve ağır hasarlı yapı yoğunluğu) ve alınan kurum görüşlerinin (Kültür ve Turizm Bakanlığı dahil) karar için yeterli teknik gerekçeyi oluşturduğunu, bu nedenle işlemde hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek davayı reddetmiştir.

 

DAVANIN KONUSU : Hatay ili, Antakya ilçesinde bulunan ve ekli kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanların 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 2. maddesi uyarınca riskli alan ilan edilmesine ilişkin 05/04/2023 tarihli, 32154 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 04/04/2023 tarihli ve 7033 sayılı Cumhurbaşkanı kararının iptali istenilmektedir.
DAVACININ İDDİALARI : 06 Şubat 2023 günü Kahramanmaraş’ta ve 20 Şubat 2023 günü Hatay İlinde meydana gelen depremlerde, Hatay İli de dahil olmak üzere çevredeki bir çok il ve ilçede çok ciddi maddi ve manevi zararlar oluştuğu, deprem nedeniyle doğrudan ya da dolaylı olarak yaşam, barınma, konut, mülkiyet, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakları ile eğitim hakkı, tabiat ve kültür varlıklarının korunması hakları başta olmak üzere birçok anayasal hak ihlalinin gerçekleştiği, bu konuda hem merkezi idarenin, hem de yerel idarelerin hakların korunmasına yönelik önleyici tedbirleri ifade eden devletin pozitif yükümlülükleri yönünden ciddi anlamda sorumlulukları bulunduğu, bu sorumluluk hem zarar öncesinde idarenin önleyici kolluk anlamında yapması gereken görevleri yerine getirmemesi, sonrasında da aynı şekilde idarenin zararı azaltması gereken önlemleri yerine getirmemesi şeklinde ortaya çıktığı, maddi – manevi ve can kaybı şeklinde çok ağır sonuçlar doğuran anılan depremler sonrasında davalı idarelerce mevcut zararların ve acıların dindirilmesi yönünde çalışmalar yapılması gerekirken, hiçbir bilimsel araştırma yapılmaksızın kararlar alındığı, bu kararlar arasında dava konusu işleminde bulunduğu, davalı idare bu kararı tesis ederken hiçbir bilimsel araştırma yapmadığı, hiçbir jeolojik veri ortaya koymadığı, ancak mülkiyet hakkını ortadan kaldıran dava konusu işlemin öncelikle maddi hukuk, sosyolojik ve demografik yönden gerekçesinin ortaya konulması gerektiği, dava konusu işleme bakıldığında ise, bahsedilen hususlarda herhangi bir değerlendirmenin bulunmadığının görüleceği, ayrıca kararın içeriğine bakıldığında, kararın 6306 sayılı Kanunun 2. maddesi gereğince tesis edildiği, ancak Kanunun 2. maddesinin ise tanımdan ibaret olduğu, bu durumun ise dava konusu işlemin ne denli ciddiyetten uzak hazırlandığını gösterdiği, dava konusu alanın büyüklüğü düşünüldüğünde ise uygulama yaparken vatandaşlar arasında eşitliği sağlamanın hukuken pek mümkün görünmediği, çünkü alan genişledikçe idarenin uygulama yapma yeteneğinin azalacağı ve buna bağlı olarak mülkiyet hakkına ilişkin bir çok haksızlıkların ortaya çıkacağı, kaldı ki dava konusu alandan daha az alanlarda ilan edilen riskli alan kararlarının bir çoğunun yargı kararı ile iptal edildiği ileri sürülerek, dava konusu işlemin iptali talep edilmiştir.

 

DAVALILARIN SAVUNMASI : 6306 sayılı Kanunun amacının hâlihazırda yaşanabilirlikten uzak, köhnemiş, can ve mal emniyeti bakımından riskli yapılaşmaları ortadan kaldırmak, daha sağlıklı yapılar inşa etmek ve halkın daha sıhhatli ve emniyetli şartlar altında ikamet etmesini sağlamak olduğu; böylece Anayasadaki “sosyal hukuk devleti” ilkesinin de hayata geçirilmiş olacağı, Anayasa’nın 56. ve 57. maddelerinde, kent ve kırsal alanlarda yaşayan halkın yaşam çevresinin kalitesini, sağlıklı ve plânlı bir biçimde arttırmanın, barınma ihtiyacı ve çevresel şartlar konusunda ulaşılan kaliteyi korumanın Devletin görevleri arasında sayıldığı, dava konusu işlemin de bu amaçlar doğrultusunda tesis edildiği; 06/02/2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş İli, Pazarcık ve Elbistan İlçeleri merkezli deprem afetinden sonra Antakya İlçesi’nde yapılan hasar tespit çalışmaları kapsamında dava konusu edilen “riskli alan” sınırları içerisinde toplam 1.411 adet yapının yıkık, 2728 yapının ağır hasarlı ve 226 yapının da acil yıkılacak yapı olarak tespit edildiği, alandaki yapıların hasar durumu da dikkate alınarak, kentsel sit alanı ile 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanlarından oluşan yaklaşık 307 hektar büyüklüğe sahip alan için Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın görüşü de alınmak suretiyle, dava konusu riskli alan kararının tesis edildiği, riskli alan kararının temel dayanağı ve teknik gerekçesinin deprem sonrası yapılan hasar tespit çalışmaları olduğu, hasar tespit çalışmalarının niteliksel bir yaklaşım ile teknik açıdan binaların risk seviyeleri açısından yapılan bir sınıflandırma olduğu gözetildiğinde, alanda bulunan yapılar icin ayrıca yapısal performans analizi yapılmadığı, söz konusu riskli alan sınırları içerisinde 7269 sayılı Kanun kapsamında afete maruz bölge olarak kararlaştırılan bir alan bulunmadığı, ancak anılan deprem afetleri sonrasında Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın 07/02/2023 tarihli ve 489488 sayılı Olur’u ile Hatay İli’nin tamamının “Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi” ilan edildiği; yukarıda belirtilen gerekçelerin ve sürecin Kanuna ve ilgili mevzuata uygun olduğu, riskli alan kararının iptal edilmesini gerektiren bir neden bulunmadığı belirtilerek, davanın reddine karar verilmesi gerektiği savunulmuştur.

 

MÜDAHİLİN SAVUNMASI : Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından; Anayasanın 63. maddesinin birinci fıkrasında tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlamak, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri almak görevlerinin Devlete verildiği, anılan maddenin ikinci fıkrasında ise bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetlerin Kanunla düzenleneceğinin hüküm altına alındığı, bu doğrultuda yürürlüğe giren 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile ülkemizde bulunan kültür varlıklarını tespit ve koruma yetkisi ile görevinin Kültür ve Turizm Bakanlığına verildiği, yine anılan Kanun ile kültür varlıklarının korunması amacıyla imar planı yapılmasının zorunlu hale getirildiği, koruma amaçlı imar planlarının ise 3194 sayılı İmar Kanunu ve ilgili mevzuatı ile hazırlanan imar planlarından farklı olup, özel nitelikteki alanlarda yapılıyor olması nedeniyle daha detaylı bir araştırma ve analiz gerektiren mekânsal düzenlemeler olduğu, riskli alan ilanına konu Antakya’nın kültürel ve tarihi nitelikleri dolayısıyla yeniden ihyası için kurumsal altyapı, kapasite ve tecrübesi nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanlığının koordinatörlüğünün bir gereklilik olduğu, alandaki kültür varlıklarının 6306 sayılı Kanun yerine 5366 sayılı Kanun kapsamında korunmasının sağlanması gerektiği yönünde görüş var ise de; 5366 sayılı Kanunun “yıpranan ve özelliğini kaybetmeye yüz tutmuş kültür varlıklarını ihya etmek” amacını taşıdığı; 6306 sayılı Kanunun ise “afet riskli alanların sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini oluşturma” amacını taşıdığı, böylelikle 2863 sayılı Kanunda bahsi geçen “koruma” kavramını 6306 sayılı Kanunun kapsadığı, yine her iki Kanunun kapsamına bakıldığında ise 5366 sayılı Kanunda koruma amacı ile “yenileme alanları” ilan edildiği, 6306 sayılı Kanunda ise “riskli alan” ilanın söz konusu olduğu; meydana gelen depremin kamu düzeni ve güvenliğini olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde etkilediği göz önüne alındığında, Antakya Kent Merkezi’nin “yenileme alanı” ilan edilmek yerine, “afet riskli alan” ilan edilmesinin daha doğru bir yaklaşım olduğu; kaldı ki 5366 sayılı Kanun kapsamında yenileme alanı ilan edilmesi için; öncelikle ilgili belediyesince meclis kararı alınması gerektiği, ilgili belediyenin böyle bir talebinin olmadığı gibi, Belediye ana hizmet binasının yıkıldığı, ek hizmet binasının ise ağır hasar aldığı ve Hatay İlinde belediyelerin kültürel mirasın korunması ve yeniden ihyasına yönelik çalışma yapılması konusunda yeterli teknik ve mali kapasiteye sahip olmadığı hususları birlikte değerlendirildiğinde, “yenileme alanı” ilanının Antakya Kent Merkezi için uygulanabilir olmadığı, diğer yandan, 6306 sayılı Kanunun, riskli alan ilan edilen yerler için her türlü harita, plan, proje vb. düzenleme yapma yetkisini ve bu yetkiyi başka Bakanlıklara devretme yetkisini Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına tanıdığı, böylelikle 5366 sayılı Kanunun yetki verdiği yerel idaredeki kısıtlı imkanlardan ziyade Bakanlıklar eliyle depremin etkilerinin ivedilikle ortadan kaldırılması ve kültürel varlıkların ihyası için 6306 sayılı Kanunun bir gereklilik olduğu, 6306 sayılı Kanunun 9. maddesi uyarınca, kültürel varlıkların bulunduğu bölgede riskli alan ilan edilmesi ve alanda uygulama yapılabilmesi hakkında Kültür ve Turizm Bakanlığının olumlu görüşünün de bulunduğu, bu nedenlerle; riskli alan ilan edilmesi sürecinde mevzuata aykırı bir hususun bulunmadığı, Antakya Tarihi Kent Merkezinin 6306 sayılı Kanun kapsamına alınmasının 2863 sayılı Kanun kapsamında kalan sit alanlarının, tescilli taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve ihyası açısından olumlu ve yerinde bir yaklaşım olduğu, davanın reddine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir.

 

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ : …
DÜŞÜNCESİ : Dairemiz kararında belirtilen gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi gerektiği düşünülmektedir.

 

DANIŞTAY SAVCISI : …
DÜŞÜNCESİ : Hatay ili, Antakya ilçesinde bulunan ve ekli kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanların 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 2. maddesi uyarınca riskli alan ilan edilmesine ilişkin 05.04.2023 günlü, 32154 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 04.04.2023 günlü, 7033 sayılı Cumhurbaşkanı kararının iptali istemiyle açılan davada 2577 sayılı Yasanın 18/5. maddesi uyarınca işin esasının incelenmesine geçildi:

 

Davalı idarelerin usule ilişkin itirazları yerinde görülmemiştir.

 

Anayasa’nın 13. maddesinde, “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” hükmüne, 35. maddesinde, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” hükmüne, 63. maddesinde de, “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır. Bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla düzenlenir.” hükmüne yer verilmiştir.

 

31.05.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 1. maddesinde, “Bu Kanunun amacı; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemektir.” hükmüne; tanımlar başlıklı 2. maddesinin, 1. fıkrasının, (ç) bendinde, riskli alan: “Zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan, Cumhurbaşkanınca kararlaştırılan alanı”, (d) bendinde, riskli yapı: “Riskli alan içinde veya dışında olup ekonomik ömrünü tamamlamış olan ya da yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıdığı ilmî ve teknik verilere dayanılarak tespit edilen yapıyı,” ifade eder hükmüne yer verilmiş, “Uygulamaların resen yapılması” başlıklı 6/A maddesinin 1. fıkrasında, “Yıkılacak derecede riskli olan yapıların bulunduğu alanlar ile kendiliğinden çöken veya zeminin kayması, heyelan, su baskını, kaya düşmesi, yangın, patlama gibi sebeplerle ağır hasar gören veya ağır hasar görme riski bulunan yapıların bulunduğu alanlarda dönüşüm uygulamaları maliklerin ve ilgililerin muvafakati aranmaksızın Başkanlıkça resen yapılabilir veya yaptırılabilir. Uygulama yapılacak alanın sınırları uygulama bütünlüğü gözetilerek belirlenir.” hükmü, Ek 1. maddenin 1. fıkrasında, “(a) Kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde; planlama ya da altyapı hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma bulunan yahut yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanlar, (b) Üzerindeki toplam yapı sayısının en az %65’i imar mevzuatına aykırı olan veya yapı ruhsatı alınmaksızın inşa edilmiş olmakla birlikte sonradan yapı ve iskân ruhsatı alan yapılardan oluşan alanlar, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek, sağlık, eğitim ve ulaşım gibi kamu hizmetlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla, Cumhurbaşkanınca riskli alan olarak kararlaştırılabilir. Riskli alan sınırı uygulama bütünlüğü gözetilerek belirlenir.” hükmü yer almıştır.

 

25.05.1959 tarihli 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun’un 1. maddesinde, deprem, yangın, su baskını, yer kayması, kaya düşmesi, çığ ve benzeri afetlerde; yapıları ve kamu tesisleri genel hayata etkili olacak derecede zarar gören veya görmesi muhtemel olan yerlerde alınacak tedbirler ile yapılacak yardımlar hakkında bu kanun hükümlerinin uygulanacağı; afete uğrıyan meskün yerlerin büyüklüğü o yerin tamamında veya bir kesiminde yıkılan, oturulmaz hale gelen bina sayısı, zarar gören yapı ve tesislerin genel hayata etki derecesi, mahallin ekonomik ve sosyal özellikleri, zararın kamu oyundaki tepkisi, normal hayat düzenindeki aksamalar ve benzeri hususlar gözönünde tutulmak suretiyle afetlerin genel hayata etkililiğine ilişkin temel kuralların, İçişleri ve Maliye Bakanlıklarının mütalaaları da alınarak İmar ve İskan Bakanlığınca hazırlanacak bir yönetmelikle belirtileceği; yukarıda yazılı afetlerin meydana gelmesinde veya muhtemel olması halinde zararın o yerin genel hayatına etkili olup olmadığına, yönetmelik esasları gereğince, İmar ve İskan Bakanlığı tarafından karar verileceği hükme bağlanmış; devamı maddelerinde afetin meydana gelmesinden sonra alınacak acil tedbirler, yapılması gereken yardımlar, bu bölgelerde yapılacak teknik işler, afete uğrayan veya uğraması muhtemel olanların barınmalarına ilişkin hususlar, afet nedeniyle hasara uğramış yerlerde yapılacak uygulamalar düzenlenmiştir.

 

6306 sayılı Kanunun genel gerekçesinde ” Anayasanın 56 ncı maddesi; herkesin sağlıklı, dengeli ve güvenli bir çevrede yaşama hakkına sahip bulunduğunu hükme bağlamakta ve Devlete bu hususta görevler yüklemektedir. Yine Anayasanın 23 üncü maddesine göre Devlet, “sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek” ile görevlidir. Bilindiği üzere, Ülkemizin çok mühim bir kısmı, başta deprem olmak üzere tabiî afetlerin riski altındadır. Buna rağmen, mevcut yapıların büyük bir kısmının muhtemel afetlere karşı dayanıklı olmadıkları ve orta şiddetteki bir depremde bile ağır derecede hasar görüp yıkıldıkları, bundan dolayı sosyo-ekonomik problemlerin yaşandığı ve Devletin beklenmedik bir anda büyük malî külfetler ile karşı karşıya kaldığı bilinmektedir. Onbinlerce insanın ölümüne ve çok yüksek malî kayıplara sebebiyet veren ve 1999 yılında Marmara Bölgesinde vuku bulan büyük deprem felâketleri, müteakip depremler ve en son olarak 2011 yılında Van’da meydana gelen deprem ile bu gerçek acı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ülkemizin bazı yerleri ve buralardaki yerleşim merkezleri hâlen çok yüksek deprem riski altındadır. Örneğin, İstanbul’un yakın bir zaman içinde çok şiddetli bir depremle karşı karşıya kalacağı, bu hususta ihtisas sahibi bilim adamlarınca ifade edilmektedir. Bazı yerleşim merkezlerinin jeolojik durumu ve zemin özellikleri ise, buralarda iskânın tehlikeler arz ettiğini ve afet riski altında bulunan bu yerleşim merkezlerinin bir an önce bulundukları yerlerde dönüştürülerek buralardaki iskânın yeniden düzenlenmesini ve hatta bunların başka yerlere nakledilmesini zarurî kılmaktadır. Yürürlükteki 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun, afet tehlikesine maruz kalmış veya kalması muhtemel bölgelerin tespit edilip “afete maruz bölge” olarak ilân edilmesini öngörmekte ve böylece “afete maruz bölge” olarak ilân edilen yerlerdeki meskenlerin ve işyerlerinin afet tehlikesinden masun yerlere nakledilmesi, bahsedilen Kanundaki usûl ve esaslara göre yürütülmektedir. Deprem afetine ve diğer afetlere maruz kalabileceği ilmî ve teknik araştırmalar ile sabit olan yerlerdeki iskânın kaldırılması ile başka yerlere tahliye ve nakli işleri, etraflı çalışmaları ve büyük harcamaları gerektirmekte, bu masrafların karşılanmasında zorluklar bulunmakta ve 7269 sayılı Kanuna göre belirli bir yerin “afete maruz bölge” ilân edilmesi, bu bölgede normal hayatın akışını aksatmakta, “olağanüstü” bazı tedbirlerin alınmasını gerekli kılmakta ve sosyal problemlere de yol açmaktadır. Bu sebeple, afetler bakımından risk taşıdığı ilmî ve teknik araştırmalar ile belirlenmiş bölge ve yerler için 7269 sayılı Kanuna göre “afete maruz bölge” kararı alınmasına gerek olmaksızın, buralardaki meskenlerin ve işyerlerinin öncelikle “gönüllülük” esasına dayanılarak dönüştürülmesine ve gerekirse başka yerlere nakline imkân sağlayacak yeni kanunî düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Anayasadan kaynaklanan ve yukarıda bahsedilen Devlet görevleri ve ihtiyaçlar gözetilerek hazırlanan düzenlemelerle, öncelikli olarak 7269 sayılı Kanundaki “kanunî mecburiyet” esası yerine, afetler karşısında riskli bulunan alanların ve buralardaki yapıların mâlikleri ile anlaşma sağlanarak bu riskli yapıların yıktırılıp bu alanların dönüştürülmesinde ve yeniden yerleşimin temin edilmesinde “gönüllülük” esası getirilmekte; ancak, bu esasa uymayanların yapılarının Bakanlık veya İdarece yıktırılması ve riskli yapılar ile alanların tahliyesi suretiyle uygulamada bulunmak da öngörülmektedir. Riskli alanların dönüştürülmesi, mülkiyet hakkını ve mülkiyetin dışındaki sınırlı aynî hakları etkileyeceğinden; Tasarıda bu hususta düzenlemelere yer verilmiştir. Ayrıca, Tasarının öngördüğü dönüştürme uygulamaları için uygun arazilere ihtiyaç olacağından, Hazinenin ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının taşınmazlarından ihtiyaç duyulanların dönüşüm hizmetleri için tahsis edilebileceğine ilişkin düzenlemelere gerek görülmüştür. Diğer taraftan, riskli alanların dönüştürülmesine ilişkin uygulamalar için büyük malî kaynaklara ihtiyaç bulunduğundan, çeşitli kalemlerden oluşan “Dönüşüm Gelirleri” düzenlenmiş ve dönüştürme hizmetleri için gerekli görülen diğer hükümlere yer verilmiştir. Kanun sayesinde, başta deprem olmak üzere tabiî afetler sebebiyle meydana gelmesi kuvvetle muhtemel can ve mal kayıpları önlenecek; mülkiyet haklarına saygı, sağlıklı ve düzenli yerleşme, daha az maliyet ile en fazla sosyal faydanın temin edilmesi, kaynakların plânlı, sağlıklı ve verimli kullanılması ilkelerinin hayata geçirilmesi de mümkün olacaktır. Tasarıdaki düzenlemeler, dönüştürme, yeniden yerleştirme ve yapılaşma hizmetlerinin Devlet ve ilgili kamu kurum ve kuruluşları eliyle belirli bir plân, program ve düzen içinde gerçekleştirilmesini öngörmektedir. Bundan dolayı Tasarı, belirli bir yerleşim merkezinin karşı karşıya olduğu afet tehlikesinden haberdar olanların ferdî teşebbüsleri ile afet tehlikesinden masun olduğunu düşündükleri ancak böyle olmayabilen bölgelerde yetersiz yapı teknikleri ile inşa edilen yapılara taşınmaları suretiyle meydana gelen ve gelebilecek olan düzensiz yapılaşmaların ve böylece yol açılan israfın da önüne geçecektir. Özellikle belirtilmelidir ki afet riski altında olduğu kabûl edilen yerlerde deprem afeti meydana gelmeden önce buralardaki meskenlerin, işyerlerinin ve sanayi tesislerinin yeni alanlara nakledilmesi sayesinde, yerleşme ve yapı emniyeti temin edilecek ve muhtemel can ve mal kayıpları ile iktisadî ve sosyal diğer zararların en aza indirilmesi mümkün olacaktır. Ayrıca, hâlihazırda yaşanabilirlikten uzak, köhnemiş, can ve mal emniyeti bakımından riskli ve görüntü itibarı ile de çirkin olan yapılaşmalar ortadan kaldırılabilecek, estetik yapılar inşa edilecek ve halkın daha sıhhatli ve emniyetli şartlar altında ikameti de temin edilecektir. Tasarı, afet meydana geldikten sonra “yara sarma” değil de, “yara almama” anlayışına dayanmakta; böylece Anayasadaki “sosyal hukuk devleti” ilkesinin hayata geçirilmesi için önemli ve etkili bir adım atılmasını temin etmektedir.” ifadelerine yer verilmiştir.

 

Yukarıda yer verilen yasal düzenlemeler ile 6306 sayılı Yasanın gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde, 7269 sayılı Kanunun afet tehlikesine maruz kalmış veya kalması muhtemel bölgelerin tespit edilip “afete maruz bölge” olarak ilân edilmesini, bu bölgelerdeki konut ve işyerlerinin gerekirse başka yerlere nakledilmesini düzenlediği, ancak, bu kanun uyarınca yapılacak işlemlerin yüksek maliyeti ve ortaya çıkan sorunlar nedeniyle afetler bakımından risk taşıdığı bilimsel olarak belirlenmiş bölge ve yerler için 7269 sayılı Kanuna göre “afete maruz bölge” kararı alınmasına gerek olmaksızın, bu alanların gönüllülük esasına dayanılarak dönüştürülmesine ve gerekirse başka yerlere nakledilmesine olanak sağlayacak yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulması üzerine 6306 sayılı Kanunun yürürlüğe konulduğu anlaşılmıştır.

 

Buna göre 6306 sayılı Kanunla afet riski altında olduğu saptanan alanların veya riskli yapıların iyileştirilmesi, dönüştürülmesi, kamulaştırılması, tasfiyesi veya yenilenmesinin sağlanması ve böylelikle Anayasa ile korunan mülkiyet hakkının kamu yararına sınırlamalar getirilerek riskin afete dönüşmesinin engellenmesi, dolayısıyla afet meydana gelmeden önce gerekli tedbirlerin alınarak olası afet durumunda ortaya çıkabilecek can ve mal kayıplarını önleyecek sağlam, sağlıklı ve güvenli yaşam alanlarının oluşturularak, olası zararın minimuma indirilmesinin amaçlandığı, 7269 sayılı Kanunun ise meydana gelmiş afetlerden sonra ortaya çıkan zararların giderilmesi, alınacak tedbirler ve yapılacak yardımlarda uygulanması gereken yasa olduğu anlaşılmaktadır.

 

6306 sayılı Kanunun “Uygulanmayacak mevzuat” başlıklı 9. maddesinde, ” (1) Bu Kanuna tabi riskli yapılar, riskli alanlar ve rezerv yapı alanları hakkında 7269 sayılı Kanunun uygulanıyor olması bu Kanunun uygulanmasına engel teşkil etmez. (3) 2863 sayılı Kanun ve 5366 sayılı Kanun kapsamındaki alanlarda uygulamada bulunulması hâlinde alanın sit statüsü de gözetilerek Kültür ve Turizm Bakanlığının görüşü alınır.” hükümleri ne yer verilmiştir.

 

Anayasa Mahkemesinin 27.2.2014 günlü, E.2012/87, K.2014/41 sayılı kararı ile, 6306 sayılı yasanın 9. maddesinin 2. fıkrasında yer alan, kanun kapsamındaki alanlarda, anılan kanunun öngördüğü uygulamaların zaruri kılması halinde, bu uygulamaların gerektirdiği iş ve işlemler hakkında, afete maruz bölgeye ilişkin hükümleri saklı kalmak kaydıyla 7269 sayılı Kanunun, 2863 sayılı kanunun ve fıkrada sayılan diğer kanunların bu kanunun uygulanmasını engelleyici hükümleri ve diğer kanunların bu kanuna aykırı hükümlerinin uygulanmayacağı yolundaki düzenlemenin iptaline karar verilmiştir; hükmün Kanuna tabi riskli yapılar, riskli alanlar ve rezerv yapı alanları hakkında 7269 sayılı Kanunun uygulanıyor olmasının Kanunun uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği cümlesi yönünden yapılan incelemede ise “7269 sayılı Kanun’un 1. maddesinde, anılan Kanun hükümlerinin, deprem, yangın, su baskını, yer kayması, kaya düşmesi, çığ ve benzeri afetlerde; yapıları ve kamu tesisleri genel hayata etkili olacak derecede zarar gören veya görmesi muhtemel olan yerlerde alınacak tedbirler ile yapılacak yardımlar hakkında uygulanacağı düzenlenmiştir. Kanun, afet meydana gelmeden önce gerekli tedbirlerin alınmasını amaçlarken, 7269 sayılı Kanun meydana gelmiş afetlerden sonra alınacak tedbirleri ve yapılacak yardımları düzenlemektedir. Ancak Kanun’un böyle bir amaç taşıması, onun afete maruz kalmış riskli bölgeler veya riskli yapılar hakkında uygulanmasına engel değildir. İşte kanun koyucunun dava konusu ikinci cümleyle her iki kanunun da kapsamına girecek yerler bakımından ortaya çıkacak tereddüdü gidermek için riskli yapılar, riskli alanlar ve rezerv yapı alanları hakkında 7269 sayılı Kanun’un uygulanıyor olmasının Kanun’un uygulanmasına engel teşkil etmeyeceğine vurgu yapmak istediği anlaşılmaktadır. Kanun koyucunun daha önce başka bir kanunla düzenlediği bir alanı sonradan farklı bir kanunla düzenlemesinde, Anayasa’ya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Kaldı ki, iki kanunun hükümlerinin çatışması hâlinde ise önceki-sonraki kanun, genel-özel kanun ilkeleri uyarınca bu çatışmanın önlenmesi suretiyle belirsizliğin giderilmesi mümkündür.” gerekçesine yer verilerek cümlede yer alan düzenleme Anayasaya aykırı görülmemiştir.

 

06.02.2023 tarihinde gerçekleşen depremden sonra 08.02.2023 günlü, 6785 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla ilan edilen olağanüstü hal kapsamında yer alan illerde yerleşme ve yapılaşmaya ilişkin olarak 24.02.2023 günlü,32114 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 126 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi 7452 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Yerleşme ve Yapılaşmaya İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin Kabul Edilmesine Dair Kanun ile kabul edilerek 10.04.2023 günlü, 32159 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Anılan kanunla depremler dolayısıyla genel hayata etkili afet bölgesi olarak kabul edilen yerlerde, afetten etkilenenlerin geçici veya kesin iskân alanlarının belirlenmesine ilişkin kriterler, uygulamaların nasıl yapılacağı, yetkili olan kurumlar, depremden etkilenen yerlerde 7269 sayılı Kanun kapsamında orta hasar ve üzeri hasarlı olarak tespit edilen yapıların yerinde yeniden yapımına yönelik iş ve işlemler düzenlenmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, 06.02.2023 tarihinde gerçekleşen Kahramanmaraş İli, Pazarcık ve Elbistan ilçe merkezli deprem afeti nedeniyle 11 ilde yıkıcı hasarlar meydana geldiği, deprem afetinden etkilenen Adana, Diyarbakır, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Kilis. Malatya, Osmaniye ve Şanlıurfa illerinin 07.02.2023 günlü, 489488 sayılı ve 15.02.2023 günlü, 492100 sayılı kararlarla “Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi” ilan edildiği, Mart 2023 tarihinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından düzenlenen, riskli alan teklifi konulu teknik raporda, Antakya ilçesinde yapılan hasar tespit çalışmaları kapsamında teklif “riskli alan” sınırları içerisinde toplam 9644 yapı bulunduğu, bunlardan 1411 adetinin yıkık, 2728 yapının ağır hasarlı ve 226 yapının ise acil yıkılacak yapılardan oluştuğu, alanın 1. ve 3. Derece arkeolojik sit alanı ile tescilli yapıların neredeyse tamamını kapsayan kentsel sit alanı içinde kaldığı, 363 adet tescilli yapının bulunduğu alanda yer alan deprem nedeniyle ağır hasar gören yapıları, yörenin doğal, kültürel, ekonomik ve tarihi değerlerini gözeterek yeniden inşa etmek, şehrin ve bölgenin imajını iyileştirmek, kent kimliği ile uyumlu, altyapısı ile sağlıklı ve olası bir afet anında sağlıksız yapılaşmadan kaynaklı yaşanacak can ve mal kaybına karşı tedbir almak, ayrıca deprem sonrası alanın güvenilir ve yaşanabilir duruma getirilmesini sağlamak için kentsel dönüşüm çalışmasının başlatılmasının önem arz ettiği belirtilerek, yaşanan deprem sonrası yapılan hasar tespit çalışmaları ve teknik analizler dikkate alındığında teklife konu alanın “Riskli Alan “olarak ilan edilmesi ve dönüşüm uygulamaları ile yeniden ihya edilmesi suretiyle kente yeniden kazandırılmasına yönelik çalışmaların 6306 sayılı Kanun kapsamında yürütülmesi zorunluluğunu getirdiğinden bahisle yapılan teklif üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığının görüşü de alınarak kentsel sit alanı ile 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanlarından oluşan yaklaşık 307 hektar büyüklüğüne sahip alanın riskli alan ilan edildiği anlaşılmaktadır.
Deprem felaketinin Hatay ilinin tamamında etkili olduğu ve yıkımlara yol açtığı, bu nedenle de ilin tamamının “Genel Hayata Etkili Afet Bölgesi” ilan edildiği tartışmasızdır. Depremin yaralarının sarılarak Antakya şehrinin ve bu kapsamda uyuşmazlığa konu bölgenin güvenli ve yaşanabilir duruma getirilebilmesi amaçlandığına göre, bu amacın gerçekleştirilerek şehrin yeniden sağlıklı, güvenli ve sağlam inşa edilebilmesi için öncelikle şehrin bütünündeki zararların saptanarak buna göre önlemlerin alınması, yeniden inşa aşamasında da şehrin tamamının fiziki, kültürel, doğal, tarihi ve kültürel değerlerinin göz önünde bulundurularak şehir düzeyinde yapılacak inceleme, araştırma ve deneylerin sonuçlarına göre arazi kullanım kararlarının ve yapılaşmaya uygun alanların belirlenmesi ve afetten etkilenenlerin mülkiyet haklarının da olabildiğince korunması suretiyle yeniden inşa yoluna gidilmesi gerektiği kuşkusuzdur. Bu kapsamda yapılacak çalışmaların ise, 7452 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Yerleşme ve Yapılaşmaya İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin Kabul Edilmesine Dair Kanun hükümleri, afet sonrası uygulanacak yasa niteliğindeki 7269 sayılı Yasa ve bu yasaya bağlı düzenlemeler, imar mevzuatı, uyuşmazlığa konu bölgenin sit alanı olması nedeniyle 2863 sayılı Kültür ve Tabiata Varlıklarını Koruma Kanunu ile 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun hükümleri, başkaca özel ve korunması gerekli alanlar bulunması durumunda da ilgili mevzuat hükümlerine göre yürütülmesi gerektiği açıktır.

 

Olayda ise, şehrin bütüncül olarak değerlendirilmesi gereği göz ardı edilerek, 6306 sayılı Yasanın doğal afet meydana gelmeden önce riskli alanlarda uygulanması gereken yasa olduğu dikkate alınmaksızın parçacıl bir yaklaşımla şehrin sadece 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanı ile kentsel sit alanı olarak belirlenmiş olan bölümünde, 6306 sayılı Yasanın uygulanmasında, yasanın amacına ve hukuka uyarlık bulunmamaktadır.

 

Diğer taraftan, 6306 sayılı Yasa kural olarak doğal afet meydana gelmeden önce riskli olduğu belirlenen alanlarda riskin afete dönüşmesini engelleme amacıyla uygulanmakta ise de; 6306 sayılı Kanunun yukarıda yer verilen 9. maddesi hükmüne göre, afete maruz kalmış bir bölgede afetin zararlarının giderilmesine yönelik olarak 7269 sayılı yasanın uygulandığı bölgelerde 6306 sayılı Kanunun da uygulanmasına hukuken engel bulunmamakla birlikte, 7269 sayılı Yasanın uygulandığı alanda 6306 sayılı Kanunun da uygulanabilmesi için, Anayasa Mahkemesinin yukarıda yer verilen kararında da açıklandığı üzere, belirtilen alanlarda 6306 sayılı yasanın uygulanmasını gerektiren koşulların bulunması, dolayısıyla yasada öngörülen kriterlere uygun olarak bölgede riskli alanların veya riskli yapıların saptanmış olması gerekmektedir. Aksi durumda 6306 sayılı Kanunun uygulanma olanağından söz edilemeyecektir.
Buna göre afete maruz kalmış olan uyuşmazlığa konu alanda 6306 sayılı Yasanın 9. madde hükmü uyarınca yasanın uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının tespiti gerekmektedir.

 

Uyuşmazlığa konu bölge 6306 sayılı Yasanın 2/1-ç maddesi uyarınca, üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıması nedeniyle riskli alan olarak belirlenmiştir. Anılan madde hükmüne göre bir alanın riskli alan ilan edilebilmesi için gerekli olan koşullar ve buna ilişkin kriterler 6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinin 5. maddesinde sayılmıştır.

 

Davalı idarelerin savunmasında, riskli alan kararının temel dayanağı ve teknik gerekçesinin, deprem sonrası yapılan hasar tespit çalışmaları olduğu, hasar tespit çalışmalarının, niteliksel bir yaklaşım ile teknik açıdan binaların risk seviyesi açısından yapılan bir sınıflandırma olduğu gözetildiğinde, alanda bulunan yapılar için ayrıca yapısal performans analizinin yapılmadığı, riskli alanı da kapsayan bölgeye ilişkin 21.02.2018 tarihli “İmar Planına Esas Mikrobölgeleme Etüt Raporu”nun bulunduğu, bölgenin geleneksel yapı dokusuna uygun olarak sağlam ve kaliteli yapıların üretilmesi, riskli alan ilanı ve dönüşüm uygulamaları ile yeniden ihya edilerek kente kazandırılması amacıyla 6306 sayılı yasanın uygulanmasının zorunlu olduğu belirtilmiştir.

 

Bölgede yaşanan deprem felaketinden sonra 6306 sayılı Yasa ve Uygulama Yönetmeliğinde öngörülen prosedür işletilerek belirlenmiş olan kriterlere uygun olarak yapılaşmaların riskli olduğu yolunda bilimsel ve teknik bir saptama bulunmadığı, tamamen deprem afeti sonrasında bölgedeki yapıların yıkılmış, yıkılacak ve ağır hasarlı veya hasarsız olarak saptanmasına yönelik çalışmaların esas alındığı, dolayısıyla gerçekleşmesi muhtemel bir riskin tespiti söz konusu olmayıp, gerçekleşmiş olan deprem afetinin sonuçlarının esas alındığı tartışmasız olup, bir alanın riskli alan ilanını gerektiren bir tespit olmaksızın gerçekleşmiş bir deprem afeti sonrası yıkılmış, yıkılması gereken ya da ağır hasarlı yapıların bulunduğu gerekçesiyle alanda 6306 sayılı yasanın uygulanabilmesi mümkün değildir.

 

Bu durumda, 6306 sayılı Yasa kapsamında riskli alan ilan edilebilmesi için öngörülen koşullar gerçekleşmeksizin uyuşmazlığa konu bölgede meydana gelen deprem felaketi nedeniyle yapıların bir kısmının yıkılmış, yıkılması gereken ve ağır hasarlı olarak saptanmış olması alanın riskli alan ilan edilmesine gerekçe oluşturamayacağından, deprem felaketinden sonra ortaya çıkan zararların giderilmesinde ve bölgenin yeniden yapılandırılmasında 6306 Yasanın uygulanamayacağı sonucuna varılmış olup, alanın riskli alan olarak ilan edilmesine ilişkin dava konusu işlemde 6306 sayılı Yasanın amacına, uygulanma koşullarına, hukuka ve kamu yararına uyarlık görülmemiştir

 

Açıklanan nedenlerle, 05.04.2023 günlü, 32154 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 04.04.2023 günlü, 7033 sayılı Cumhurbaşkanı kararının iptaline karar verilmesi gerektiği, düşünülmektedir.

 

TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Dördüncü Dairesince duruşma için taraflara önceden bildirilen 15/04/2025 tarihinde, davacının gelmediği, davalılar vekili Av. … ve müdahil idare vekili Av. …’nın geldiği, Danıştay Savcısının hazır olduğu görülmekle, açık duruşmaya başlandı. Taraflara usulüne uygun olarak söz verilerek dinlendikten ve Danıştay Savcısının düşüncesi alındıktan sonra taraflara son kez söz verilip, duruşma tamamlandı. Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

 

İNCELEME VE GEREKÇE :

MADDİ OLAY:

Hatay ili, Antakya ilçesinde bulunan ve ekli kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen yaklaşık 307 hektarlık alanın 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 2. maddesi uyarınca riskli alan ilan edilmesine ilişkin 05/04/2023 tarihli, 32154 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 04/04/2023 tarihli ve 7033 sayılı Cumhurbaşkanı kararı üzerine, bakılmakta olan dava açılmıştır.

 

İLGİLİ MEVZUAT VE HUKUKİ DEĞERLENDİRME:

 

Anayasamızın 56. maddesinde; çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevi olarak belirtilmiş, 57. maddesinde; şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri almanın da Devletin görevi olduğu belirtilmiş, 23. maddesinde ise; sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak amacıyla yerleşme ve seyahat hürriyetinin Kanunla sınırlanabileceği, hüküm altına alınmıştır.

 

6306 sayılı Kanunun 1. maddesinde; Bu Kanunun amacının, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olduğu, Ek Madde 1 (a) bendinde; kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde; planlama ya da altyapı hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma bulunan yahut yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanların, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek, sağlık, eğitim ve ulaşım gibi kamu hizmetlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla, Cumhurbaşkanınca riskli alan olarak kararlaştırılabileceği, hüküm altına alınmış, 2. maddesinin “ç” bendinde ise riskli alan; zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan, Cumhurbaşkanınca kararlaştırılan alan olarak tanımlanmıştır.
Anılan Kanunun 6/A maddesinin 1. fıkrasında; yıkılacak derecede riskli olan yapıların bulunduğu alanlar ile kendiliğinden çöken veya zeminin kayması, heyelan, su baskını, kaya düşmesi, yangın, patlama gibi sebeplerle ağır hasar gören veya ağır hasar görme riski bulunan yapıların bulunduğu alanlarda dönüşüm uygulamaları maliklerin ve ilgililerin muvafakati aranmaksızın Başkanlıkça resen yapılabilir veya yaptırılabilir. Uygulama yapılacak alanın sınırları uygulama bütünlüğü gözetilerek belirlenir, hükümlerine yer verilmiş, 6. maddesinin 5. fıkrasında (işlem tarihindeki haliyle); Bakanlığın, riskli alanlara, rezerv yapı alanlarına ve riskli yapıların bulunduğu taşınmazlara ilişkin her tür harita, plan, proje, arazi ve arsa düzenleme işlemleri ile toplulaştırma yapmaya, 6. fıkrasında ise; riskli alanlar, rezerv yapı alanları ve riskli yapıların bulunduğu parsellerdeki uygulamalarda faydalanılmak üzere, özel kanunlar ile öngörülen alanlara ilişkin olanlar da dâhil, her tür ve ölçekteki planlama işlemlerine esas teşkil edecek standartları belirlemeye ve gerek görülmesi hâlinde bu standartları plan kararları ile tayin etmeye veya özel standartlar ihtiva eden planlar ve kentsel tasarım projeleri yapmaya, yaptırmaya ve onaylamaya yetkili olduğu hüküm altına alınmıştır.

 

Aynı Kanun’un 9. maddesinin 1. fıkrasında ise; bu Kanuna tabi riskli yapılar, riskli alanlar ve rezerv yapı alanları hakkında 7269 sayılı Kanunun uygulanıyor olmasının, 6306 sayılı Kanunun uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği belirtilmiştir.
Anılan Kanunun genel gerekçesinde ise; “…Bazı yerleşim merkezlerinin jeolojik durumu ve zemin özelliklerinin, buralarda iskânın tehlikeler arz ettiği ve afet riski altında bulunan bu yerleşim merkezlerinin bir an önce bulundukları yerlerde dönüştürülerek buralardaki iskânın yeniden düzenlenmesini ve hatta bunların başka yerlere nakledilmesini zarurî kılmaktadır. Ayrıca, halihazırda yaşanabilirlikten uzak, köhnemiş, can ve mal emniyeti bakımından riskli ve görüntü itibarı ile de çirkin olan yapılaşmalar ortadan kaldırılabilecek, estetik yapılar inşa edilecek ve halkın daha sıhhatli ve emniyetli şartlar altında ikameti de temin edilecektir…” ifadelerine yer verilmiştir.

 

Afetin Meydana Geldiği Alanda 6306 sayılı Kanunun Uygulanması Yönünden;
Anılan mevzuat hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden; 6306 sayılı Kanunun amacının, afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde ve kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde, planlama ya da altyapı hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma bulunan yahut yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanlarda fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olduğu, böylelikle; afet riski altında bulunan alanlar ile kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde riskli yapıların ilgili kamu kurum ve kuruluşları aracılığıyla belirli bir plan, program ve usul çerçevesinde, yaşanabilirlikten uzak, can ve mal güvenliği bakımından riskli yapıların yıkılması, tahliyesi, güçlendirilmesi gibi yöntemlerle dönüştürülerek, öncelikle deprem ve diğer doğal afetlerin meydana gelmesiyle yaşanacak can ve mal kayıplarının önüne geçilmesi, meydana gelen afet sonrasında ise, yaşanmış olumsuzlukların giderilmesi suretiyle standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşam çevrelerinin oluşturulmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.

 

Yukarıda yer verilen tanım ve Kanunun amacından, riskli alanlarda bulunan ya da risk taşıyan yapıların can ve mal güvenliğinin korunması amacıyla afetler yaşanmadan önce dönüşüme tabi tutulması gerektiği anlaşılmakla birlikte, anılan Kanunun 6/A maddesinin 1. fıkrasında da belirtildiği üzere; yıkılacak derecede riskli olan yapıların bulunduğu alanlar ile kendiliğinden çöken veya zeminin kayması, heyelan, su baskını, kaya düşmesi, yangın, patlama gibi sebeplerle ağır hasar gören veya ağır hasar görme riski bulunan yapıların bulunduğu alanlarda dönüşüm uygulamalarının, bir başka ifade ile afet sonrası imar, iskan ve ihyaya yönelik iyileştirme ve yenileme çalışmalarının da Kanunun amaç ve kapsamı içinde olduğu açıktır.

 

Afet konusunda düzenlemeler içeren 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanunun, afet nedeniyle zarar gören yerlerde alınacak tedbirlerle yapılacak yardımlara ilişkin olduğu, 6306 sayılı Kanunun ise riskli alan ve yapıların bulunduğu alanın iyileştirilmesi ve yenilenmesine ilişkin esasları düzenlediği anlaşılmakta olup, 6306 sayılı Kanunun 9. maddesinin 1. fıkrasında da belirtildiği üzere, riskli alanda 7269 sayılı Kanunun uygulanıyor olmasının, 6306 sayılı Kanunun uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği tartışmasızdır.

 

Afetin meydana geldiği alanın büyüklüğü, afete maruz kalan bina sayısının fazla olması, alandaki yapıların niteliğindeki farklılık, afet bölgesinde sit alanı, anıt eser, tescilli yapı gibi farklı uygulama gerektirecek özellikte taşınmazların bulunması nedeniyle, afetin sonuçlarının sadece afet sonrası yapılacak yardım ve iyileştirmelerle bertaraf edilemeyeceği kuşkusuzdur. Olayda olduğu gibi, afetin ortaya çıkardığı sonuçların ivedilikle bertaraf edilmesi, alanın ihyası ve yenilenmesi ve yeni bir afet karşısında oluşabilecek can ve mal kayıplarının önlenmesi amacıyla, afetin meydana geldiği alanda bütüncül ve kapsamlı düzenlemeler içeren 6306 sayılı Kanunun uygulanmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

 

Bu nedenlerle; 6306 sayılı Kanun gereğince, afet öncesinde olduğu gibi afet sonrasında da “riskli alan” kararı verilebileceği, 6306 sayılı Kanunun bu hususta temel düzenleme niteliğinde olduğu, afet riskinin gerçekleşmiş olmasının 6306 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasına hukuken engel teşkil etmeyeceği sonucuna varılmıştır.

 

Dava Konusu Riskli Alan Kararının Kapsam ve Sınırlarının Belirlenmesi Yönünden;
6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nin 5. maddesinin 1. fıkrasında, “Riskli alan; a) Alanın, zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıdığına dair teknik raporu, b) Alan sınırları içerisinde 15/5/1959 tarihli ve 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanuna göre afete maruz bölge olarak kararlaştırılan alan olup olmadığına dair bilgi ve belgeyi, c) Alanın büyüklüğünü de içeren koordinatlı sınırlandırma haritasını, varsa uygulama imar planını, ç) Alanda bulunan kamuya ait taşınmazların listesini, d) Alanın uydu görüntüsünü veya ortofoto haritasını, e) Zemin yapısı sebebiyle riskli alan olarak tespit edilmek istenilmesi halinde yerbilimsel etüd raporunu, f) Bu fıkra uyarınca belirlenecek riskli alanlar için Ek-2’de yer alan Riskli Yapıların Tespit Edilmesine İlişkin Esasların EK-A bölümüne göre hazırlanan analiz ve raporu, g) Alanın özelliğine göre Bakanlıkça istenecek sair bilgi ve belgeleri, ihtiva edecek şekilde hazırlanmış olan dosyaya istinaden Bakanlıkça belirlenir ve karar alınmak üzere Cumhurbaşkanına sunulur.” kuralı yer almaktadır.

 

Dosyanın incelenmesinden; davalı idare tarafından yapılan savunmada, dava konusu riskli alan kararının temel dayanağı ve teknik gerekçesinin, deprem sonrası yapılan hasar tespit çalışmaları olduğu, hasar tespit çalışmalarının, niteliksel bir yaklaşım ile teknik açıdan binaların risk seviyesi açısından yapılan bir sınıflandırma olduğu gözetilerek ayrıca alanda bulunan yapılar için yapısal performans analizinin yapılmadığı, riskli alanı da kapsayan 21/02/2018 tarihli “İmar Planına Esas Mikrobölgeleme Etüt Raporu”nun bulunduğu belirtilmiş, yukarıda yer verilen mevzuat hükmü gereğince, alandaki deprem tehlikesi ve yapıların deprem performansını etkileyen yapısal özellikler saha çalışmaları sonucunda elde edilerek, yapısal sistem özelliklerine göre sınıflandırılmış tip binalar seçilerek bunların analizlerinin yapılması sonucunda bir korelasyon çıkarılıp genel yapı stoğunun riskinin belirlenmesine yönelik teknik rapor düzenlenmemiş ise de, dava konusu işlemin dayanağını oluşturan raporda; söz konusu alanın 307 hektar büyüklüğe sahip olduğu, bölgede meydana gelen depremden ötürü mevcut yapıların büyük bir kısmının yıkık, acil yıkılacak ve ağır hasarlı olması sebebiyle 6306 sayılı Kanun’un 2. maddesi uyarınca ” Riskli Alan”olarak ilan edilmesinin öngörüldüğü, alandaki yapıların ağırlıklı olarak konut ve ticaret kullanımında, 1-2 ve 3 katlı ve 25 yaş üstü yapılardan oluştuğu ve şahıs mülkiyetinin hakim olduğu, alanın 1. ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı ve Kentsel Sit Alanında kaldığı, alan içerisinde toplam 9678 adet yapı bulunduğu, bunlardan 1650 adetinin yıkık, 269 adetinin acil yıktırılacak, 3008 adetinin ağır hasarlı, 289 adetinin orta hasarlı, 2747 adetinin az hasarlı, 1085 adetinin hasarsız yapılardan oluştuğu, 422 yapının değerlendirme dışı ve 188 yapının ise tespitinin yapılamadığı belirtilmiş olup, alanda meydana gelen deprem nedeniyle afet riskinin zaten gerçekleştiği, öte yandan afetin büyüklüğü ve ağırlığı, acil müdahale zorunluluğu ve sahadaki fiili durum nedeniyle kısa zamanda böyle bir çalışmanın yapılması imkansız olduğu gibi deprem nedeniyle ortaya çıkan çöküntü dikkate alındığında zorunlu da olmadığı, öte yandan, Hatay İlinin Doğu Anadolu Fay Hattı üzerinde yer aldığı ve Antakya İlçesinin neredeyse tamamının alüvyon zemin üzerinde kurulu olduğu, İl içerisinde kuzeydoğudan güneybatıya fay hatlarının bulunması nedeniyle, dava konusu işlem tesis edilmeden önce bölgenin zemin yapısı hakkında da ayrıca bir inceleme yapılmamasının eksiklik olarak kabul edilemeyeceği, kaldı ki riskli alan kararının zemin yapısı nedeniyle alınmadığı, öte yandan, alanın ihyası ve iyileştirilmesi esnasında imar planına esas jeolojik etüd çalışmaların mevcut olduğu ya da ayrıca yapılacağı hususları da dikkate alındığında, yapı stoğu ve zemin yapısı üzerinde anılan Yönetmelikte belirtilen nitelikte teknik raporun düzenlenmemiş olması, bu konuda bilirkişi incelemesi yapılmasını gerektirmediği gibi dava konusu işlemi de hukuka aykırı hale getirmeyeceği sonucuna ulaşılmıştır.
Dava konusu riskli alan içerisinde hasar görmemiş taşınmazlar yönünden ise; bir alanın, üzerindeki yapılaşma nedeniyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıdığı gerekçesiyle riskli alan ilan edilebilmesi için bu alandaki yapı stokunun genel olarak riskli olması yeterli olup istisnasız bütün yapıların riskli olması zorunluluğunun bulunmadığı, aksi halde, riskli alan kararı ile kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesinin mümkün olmayacağı, dava konusu işlemin esasen bir alan belirleme işlemi olduğu, bu belirlemeden sonra hak sahipliği tespiti ve yıkım işleminden başlayarak kentsel dönüşüm sürecinin tamamlanmasına kadar çok sayıda idari işlem tesis edilmesinin gerekli olduğu, bu süreçte hasarsız yapıların mevcut düzenlemeler çerçevesinde korunması gerektiği, bu yapılarla ilgili tesis edilecek işlemlerin ayrıca dava konusu edilebileceği, dolayısıyla, alanda hasarsız yapının mevcut olup olmadığı ve buna bağlı olarak yürütülecek kentsel dönüşüm çalışmaları kapsamında bunların mevcut haliyle korunup korunmayacağı hususunun bakılan dava kapsamında değerlendirilemeyeceği, ancak bu konuda idare tarafından yapılacak uygulamalar esnasında Anayasa Mahkemesince verilen 27/02/2014 tarihli ve E:2012/87, K.2014/41 sayılı kararı ile 15/11/2017 tarihli, E:2016/133, K:2017/155 sayılı kararlarının da dikkate alınması gerektiği açıktır.

 

Öte yandan; dosyadaki bilgi ve belgelerden, dava konusu riskli alan sınırlarının belirlenmesinde yıkılmış, acil yıktırılacak, ağır ve orta hasarlı binaların çoğunlukta olduğu ve kentin sosyal, ekonomik ve kültürel canlılığının yoğun olduğu bölgenin seçilerek uygulama bütünlüğünün sağlandığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle, yukarıda da belirtiği üzere dava konusu alandaki yapıların çok büyük bir kısmının yıkılmış, acil yıkılacak derecede ağır hasarlı olduğunun tespit edilmesi, ayrıca riskli alan sınırının belirlenmesinde maddi ve hukuki anlamda hukuka aykırılığını ortaya koyacak somut iddiaların bulunmaması nedeniyle, bu yönden de mahallinde keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasına gerek görülmemiştir.

 

 

Alandaki Kültür Varlıkları Yönünden;
6306 sayılı Kanunun 9. maddesinin 3. fıkrasında; 2863 sayılı Kanun ve 5366 sayılı Kanun kapsamındaki alanlarda uygulamada bulunulması hâlinde alanın sit statüsü de gözetilerek Kültür ve Turizm Bakanlığının görüşü alınır, hükmüne yer verilmiştir.
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun “İzinsiz müdahale ve kullanma yasağı” başlıklı 9. maddesinde; Koruma Yüksek Kurulunun ilke kararları çerçevesinde koruma bölge kurullarınca alınan kararlara aykırı olarak, korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ve koruma alanları ile sit alanlarında inşaî ve fizikî müdahalede bulunulamaz, bunlar yeniden kullanıma açılamaz veya kullanımları değiştirilemez. Esaslı onarım, inşaat, tesisat, sondaj, kısmen veya tamamen yıkma, yakma, kazı veya benzeri işler inşaî ve fizikî müdahale sayılır, hükümlerine yer verilmiş, aynı Kanunun 17. ve 18. maddelerinde ise; sit alanlarında geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartları ile koruma amaçlı imar plânına ve yapı esaslarına ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir.

 

Dava konusu 307 hektarlık riskli alan içerisinde kentsel sit alanı ile 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanlarının bulunması nedeniyle davanın Kültür ve Turizm Bakanlığına ihbar edilmesi üzerine, Kültür ve Turizm Bakanlığının müdahale istemi kabul edilmiş olup, anılan Bakanlık tarafından; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından riskli alan ilan edilmesi ve alanda uygulama yapılması hakkında kendilerinden görüş istenildiği, … tarihli, … sayılı yazı ile verilen cevapta, kentsel sit alanı ile 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanlarında uygulamaya yönelik karar almanın 2863 sayılı Kanunun 57. maddesi kapsamında koruma bölge kurulunun yetkisinde olduğu, Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 05/11/1999 tarih ve 658 sayılı İlke Kararında, arkeolojik sit alanlarına ilişkin koruma kullanma koşullarının belirlendiği, 1. derece arkeolojik sit alanlarının, bilimsel kazılar dışında kesin yapılaşma yasaklı alanlar olduğu, 3. derece arkeolojik sit alanlarının ise ilgili kurul kararları doğrutusunda müze denetiminde sondaj yapılarak yapılaşmaya izin verilecek alanlar olduğu, bahse konu arkeolojik sit alanları ile kentsel sit alanlarında ve bu alanların dışında korunması gerekli taşınmaz kültür varlıkları olarak tescilli yapıların mevcut olduğu, bu kapsamda 3. derece arkeolojik sit alanında zemine müdahale gerektirecek uygulamalarda, ilgili koruma bölge kurulu kararları doğrultusunda öncelikle ilgili müze denetiminde yapılacak sondaj çalışması sonuçlarının kurulda değerlendirilmesi ile taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve yaşatılmasına yönelik tadilat, tamirat ve esaslı onarımlara yönelik iş ve işlemlerin 2863 sayılı Kanun ve ilgili alt mevzuatı kapsamında yürütülmesinin sağlanmasının gerektiği, bahse konu alanlarda yapılacak planlama çalışmalarında Bakanlığın görüşünün alınması koşuluyla kentsel sit ile 1. ve 3. derece arkeolojik sitlerin “riskli alan” olarak ilan edilmesinde sakınca bulunmadığı yönünde görüş verildiği anlaşılmaktadır.

 

Dosyanın incelenmesinden; riskli alan bölgesinde 478 adet tescilli yapı bulunduğu anlaşılmaktadır. Riskli alan sınırları içerisindeki tescilli yapılara yönelik her türlü tadilat, tamirat ve esaslı onarım işleri ile kısmen veya tamamen yıkma, yakma, kazı veya benzeri işler için Kültür ve Turizm Bakanlığından izin alınması gerektiği, bu yapılarla ilgili tasarruf yetkisinin 2863 sayılı Kanun ve 5366 sayılı Kanun kapsamında ilgili Kurul ve Bakanlıkta olduğu, bu yapıların bulunduğu bölgede riskli alan ilan edilmesine yasal bir engel bulunmadığı gibi riskli alan ilanında sözü edilen Kanunlardan doğan yetkilerin kullanılması nedeniyle korunması gerekli kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili yasal güvencelerin uygulanmasına da herhangi bir engel bulunmadığı, öte yandan; riskli alan uygulamaları sırasında tescilli yapılarla ilgili yapılacak her türlü işlemin ayrıca dava konusu edilebileceği, kaldı ki, riskli alan uygulama sürecinde Kanun hükmü uyarınca bölgedeki tescilli yapılar nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanlığının olumlu görüşünün alındığı, bununla birlikte, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında 6306 sayılı Kanun kapsamında yapılacak uygulamalarda işbirliği yapılması hakkında 15/05/2023 tarihli protokol imzalandığı, protokol kapsamında alana yönelik planlama çalışmalarının Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürütülmesinin kararlaştırıldığı, planlama çalışmalarının tamamlanmasına müteakip alınan plan kararları doğrultusunda projelendirme çalışmalarının yapılacağının belirtildiği dikkate alındığında, dava konusu işlemde bu yönüyle de hukuka aykırılık görülmemiştir.

 

Bu durumda; 06/02/2023 tarihinde meydana gelen deprem nedeniyle, yeniden sağlıklı ve güvenli bir çevre oluşturulması, bölgenin doğal, kültürel, ekonomik ve tarihi değerlerini gözeterek inşa edilmesi, bireylerin konut ihtiyacının ivedilikle giderilmesi, şehrin ve bölgenin kent kimliğinin yeniden kazandırılması, olası bir afet anında sağlıksız yapılaşmadan kaynaklı yaşanacak can ve mal kaybına karşı tedbirlerin alınması, deprem sonrası alanın ihyası, güvenilir ve yaşanabilir duruma getirilmesini sağlamak amacıyla, kentsel dönüşüm ihtiyacı ve işin önem ve aciliyetine istinaden tesis edildiği anlaşılan dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

 

KARAR SONUCU :

 

Açıklanan nedenlerle;

1. DAVANIN REDDİNE,
2. Adli yardım talebinin kabulü nedeniyle tahsil edilmeyen aşağıda ayrıntısı gösterilen toplam … TL yargılama giderinin davacıdan tahsili için ilgili idareye müzekkere yazılmasına,
3. Karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca duruşmalı işler için belirlenen … TL vekâlet ücretinin davacıdan alınarak davalı idarelere verilmesine,
4. Taraflara ait posta avansından varsa artan tutarın kararın kesinleşmesinden sonra talebi halinde ilgilisine iadesine,
5. 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 20/A-2-(g) maddesi uyarınca, bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyiz yolu açık olmak üzere, 16/06/2025 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

 

(X) KARŞI OY :

 

Dava; Hatay İli, Antakya ilçesinde bulunan ve ekli kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanların 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 2. maddesi uyarınca riskli alan ilan edilmesine ilişkin 05/04/2023 tarihli, 32154 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 04/04/2023 tarihli ve 7033 sayılı Cumhurbaşkanı kararının iptali istemiyle açılmıştır.
6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un “Amaç” başlıklı 1. maddesinde, bu Kanun’un amacının; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek olduğu belirtilmiş, Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde ise, “Riskli alan”; zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan, Cumhurbaşkanınca kararlaştırılan alan olarak tanımlanmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesinde, bu Kanun’da hüküm bulunmayan hususlarda; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım hallerinde ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sukünunu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemler ile elektronik işlemlerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümleri uygulanır, hükmü yer almaktadır.

 

6100 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun “Bilirkişiye başvurulmasını gerektiren hâller” başlıklı 266. maddesinde; Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir, hükmüne, “Keşif kararı” başlıklı 288. maddesinde ise; Hâkim, uyuşmazlık konusu hakkında bizzat duyu organları yardımıyla bulunduğu yerde veya mahkemede inceleme yaparak bilgi sahibi olmak amacıyla keşif yapılmasına karar verebilir. Hâkim gerektiğinde bilirkişi yardımına başvurur. Keşif kararı, mahkemece, sözlü yargılamaya kadar taraflardan birinin talebi üzerine veya re’sen alınır, hükmüne, yer verilmiştir.

 

Dosyanın incelenmesinden; 6306 sayılı Kanun’un 2. maddesine göre ve söz konusu alanın üzerindeki yapılaşma nedeniyle riskli alan ilan edildiği, alanın büyüklüğünün 307 hektar olduğu, bölgedeki yapıların ağırlıklı olarak konut ve ticaret kullanımında, 1-2 ve 3 katlı ve 25 yaş üstü yapılardan oluştuğu ve şahıs mülkiyetinin hakim olduğu, alanın 1. ve 3. Derece Arkeolojik Sit Alanı ve Kentsel Sit Alanında kaldığı, alan içerisinde toplam 9678 adet yapı bulunduğu, bunlardan 1650 adetinin yıkık, 269 adetinin acil yıktırılacak, 3008 adetinin ağır hasarlı, 289 adetinin orta hasarlı, 2747 adetinin az hasarlı, 1085 adetinin hasarsız yapılardan oluştuğu, 422 yapının değerlendirme dışı ve 188 yapının ise tespitinin yapılamadığı anlaşılmıştır.

 

6306 sayılı Kanun hükümleri incelendiğinde ise; kişilerin mülkiyet hakkına sınırlama getirilmesine ilişkin hükümler içerdiği, örneğin, Kanun’un 6/A maddesinde, çeşitli sebeplerle ağır hasar gören veya ağır hasar görme riski bulunan yapıların bulunduğu alanlarda dönüşüm uygulamalarının maliklerin ve ilgililerin muvafakati aranmaksızın idare tarafından re’sen yapılacağı belirtilmiş, maddenin devamında, yapılacak uygulamalarda alan sınırlarının uygulama bütünlüğü gözetilerek belirleneceği hüküm altına alınmış, bu durumda, uygulama bütünlüğü gerekçe gösterilerek, alandaki risksiz binaların uygulamaya alınmasına olanak sağlanmıştır. Konuyla ilgili Anayasa Mahkemesi tarafından 27/02/2014 tarih ve E:2012/87, K:2014/41 sayılı ile 15/11/2017 tarih ve E:2016/133, K:2017/155 sayılı iptal kararları verilmiş ise de, iptal gerekçelerini karşılayacak şekilde yeni bir düzenleme yapılmadığı anlaşılmaktadır.

 

Bu nedenlerle; yapılacak uygulamalarla Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan kişilerin mülkiyet hakkının ihlal edilmemesi için, riskli alan sınırları belirlenirken ortada kamu yararını ilgilendiren durumun bulunduğunun hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde açık ve somut olarak ortaya konulması kaçınılmazdır.

 

Olayda ise; hasar tespit tutanaklarına dayanılarak riskli alan ilan edildiği, bu konuda mevzuatın öngördüğü şekilde teknik ve bilimsel değerlendirmelere yer verilmediği ve riskli alan sınırının tespitinin hangi kriterlere göre yapıldığının somut bir şekilde ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır.

 

Bu durumda; riskli alan sınırının mevzuata uygun olarak tespit edilip edilmediği ve alandaki risksiz yapıların uygulama bütünlüğü çerçevesinde korunup korunamayacağı hususlarında yaptırılacak keşif ve bilirkişi incelemesi sonucu karar verilmesi gerektiği düşüncesi ile Dairemiz çoğunluk kararına katılmıyoruz.

 

D4D 16/06/2025 – E.2023/11287 – K.2025/3784

Leave A Comment

first name
last name
comment

Cart (0 items)