Uyarı: Bu dilekçe örnek niteliğindedir, somut olayın özelliklerine göre uyarlanarak kullanılmalıdır!
Doğum sürecinde tıbbi uygulama hatası bulunduğu iddiasıyla açılan tazminat davasında, Adli Tıp Kurumu raporunun hastane lehine sonuçlanması halinde davalı hastane vekili tarafından tüketici mahkemesine sunulabilecek bilirkişi raporuna beyan dilekçesi örneği aşağıda yer almaktadır.
DENİZLİ 1. TÜKETİCİ MAHKEMESİNE
DOSYA NO : …………/………… E.
DAVALI : ………………… Özel Hastanesi (Denizli)
VEKİLİ : Av. Muhammed Said TÜRKKOL
ATIF Hukuk Bürosu – Kınıklı Mah. Doğan Demircioğlu Cad. No: 75
Sarıkaya Apt. Kat: 2 Pamukkale / DENİZLİ
KONU : Bilirkişi raporuna karşı beyanlarımızı içeren dilekçemizden ibarettir.
AÇIKLAMALAR
…./…./…. tarihinde tarafımıza tebliğ olunan Adli Tıp Kurumu raporuna ilişkin itiraz ve değerlendirmelerimizi süresi içerisinde saygıyla arz ederiz:
Tıp biliminin yerleşik ilkeleri uyarınca, bir hekimin tedavi sonucunu mutlak bir iyileşme olarak taahhüt etmesi beklenemez. Nitekim Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 13. maddesinde açıkça ifade edildiği üzere; “tabip, diş tabibi, ilmi icapları uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder. Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez.” Hekim ile hasta arasındaki hukuki bağ, niteliği itibarıyla bir vekâlet sözleşmesidir. Bu sözleşme çerçevesinde hekimin üstlendiği yükümlülük, tıbbi yardımın özenle sunulması olup, belirli bir sonucu garanti etmek vekâlet ilişkisinin kapsamı dışındadır. Bu nedenle, tüm tıbbi gereklilikler yerine getirilmiş olsa dahi hastanın veya yenidoğanın tam anlamıyla iyileşememesi, ilgili hekime bir sorumluluk yüklenmesi için yeterli bir gerekçe teşkil etmez.
Dava konusu olayda, gerek gebelik süreci gerekse doğum öncesinde gerçekleştirilen tıbbi değerlendirmeler bakımından mevcut riskler, muhtemel sonuçlar ve ortaya çıkabilecek komplikasyonlar hakkında davacı taraf detaylı şekilde bilgilendirilmiş; hem sözlü hem de yazılı aydınlatılmış onamları usulüne uygun olarak alınmıştır. Müvekkil hastane de takip ve tedavi sürecinin her aşamasında fiili, hukuki ve etik yükümlülüklerini eksiksiz biçimde ifa etmiştir. Tıp biliminin genel kabul gören kural ve esaslarına riayet edilerek yürütülen bu tür tıbbi uygulamalarda, “izin verilen risk” kapsamında değerlendirilen ve her zaman önceden öngörülemeyen komplikasyonların ortaya çıkması mümkündür. Dava konusu gebelik ve doğum süreci bakımından da müvekkil kurum ile diğer davalı konumundaki hekimin herhangi bir özen eksikliği veya kusurlu eylemi söz konusu değildir. Davacı, doğum eyleminin tıbbi takip altında sürdürülmesini ve uygun görülen doğum yönteminin hekim tarafından belirlenmesini kabul etmiş, bu hususta hem sözlü anlatımlarla hem de yazılı onam formuyla bilgilendirilmiştir. Hekim tarafından yapılan seri muayeneler, fetal değerlendirmeler ve doğum müdahalesi, mevcut klinik bulgular doğrultusunda tıbbi standartlarla uyumlu şekilde gerçekleştirilmiş; doğum sonrasında yenidoğanda ortaya çıkan solunum sıkıntısı ve hipoglisemiye bağlı klinik bulguların yönetimi amacıyla gerekli takip ve tedavi prosedürleri de eksiksiz olarak uygulanmıştır. Bu tespitler, dosyada mevcut bulunan ATK raporuyla da birebir örtüşmektedir.
Nitekim Adli Tıp Kurumu 7. İhtisas Kurulu tarafından tanzim edilen …./…./…. tarihli raporda açıkça belirtildiği üzere; müvekkil hastanede icra edilen tıbbi müdahalelerin tamamı bilimsel standartlara ve hukuka uygundur ve müvekkil kuruma atfedilebilecek herhangi bir organizasyon kusuru mevcut değildir. İlgili ATK heyeti mütalaasında hülasa olarak; gebenin gebeliğe bağlı şikâyetlerinin başlamasını müteakip müvekkil hastaneye başvurduğu, yapılan ilk muayenede yakın klinik takip ve doğum eyleminin hastanede izlenmesinin tıbben doğru olduğu, ancak hastanın ilk değerlendirme sonrasında yatışı kabul etmeyip aynı gün gece saatlerinde yeniden hastaneye müracaat ettiği, o anda gerçekleştirilen muayenede servikal açıklığın 4-5 cm, efasmanın %60, membranların intakt olduğu ve fetal kalp seslerinin pozitif olarak saptandığı bulgularına dayanılarak doğum eyleminin yakın takip altında sürdürülmesinin tıbbi gereklere uygun bulunduğu, sonraki kontrolde servikal açıklığın 6-7 cm’ye ilerlediği, efasmanın %70 olduğu, membranların açıldığı, amniyon sıvısının berrak olduğu ve fetal kalp seslerinin pozitif seyrettiği tespitleri üzerine izleme devam edilmesinin isabetli olduğu, tam açıklığa ulaşan gebenin doğumhaneye alınıp fetal pozisyon ve doğum eyleminin seyri dikkate alınarak hekim gözetiminde doğumun gerçekleştirilmesinin tıp kurallarına uygun olduğu; doğumun ardından bebekte solunum sıkıntısı, huzursuzluk ve kan şekeri düşüklüğü ortaya çıkması üzerine yenidoğanın geçici neonatal hipoglisemi ve solunum adaptasyon bozukluğu ön tanılarıyla yoğun bakım ünitesine yatırılmasının, kan şekeri ve kan gazı değerlerindeki bozulma nedeniyle damar yoluyla glukoz tedavisi ve solunum desteği uygulanmasının, klinik bulguların düzelmesiyle birlikte bu tedavilerin kademeli olarak sonlandırılmasının tamamının tıbben uygun olduğu, takip ve tedavi neticesinde bebeğin genel durumu düzelmiş ve oral beslenmesi yeterli hale gelmiş vaziyette önerilerle taburcu edilmesinin de doğru olduğu ifade edilmiştir.
Müteakip kontrollerde ise bebekte motor gelişim geriliği ve buna eşlik eden nörolojik bulguların tespit edildiği belirtilmiş olmakla birlikte, doğum partografı ve non-stress test (NST) kayıtlarında doğum eylemi sırasında fetal hipoksiyi veya akut fetal distresi düşündürecek sürekli ve belirgin bir anomaliye rastlanmadığı, doğum sürecinde gerekli obstetrik takiplerin gerçekleştirildiği, doğum sonrasında ortaya çıkan nörolojik bulguların tek başına doğum sırasında gerçekleştirilen tıbbi uygulamalara bağlanamayacağı, tıp literatürüne göre yenidoğanda ortaya çıkan nörolojik hasar ve gelişimsel bozuklukların prenatal, natal ve postnatal dönemlere ait çeşitli nedenlerle meydana gelebileceği, mevcut tıbbi veriler kapsamında bu tablonun doğrudan doğum müdahalesine bağlanmasını sağlayacak kesin ve yeterli bir tıbbi delilin bulunmadığı, yenidoğanın doğum sonrası ortaya çıkan metabolik ve solunumsal sorunlarına zamanında müdahale edildiği, mevcut bütün veriler bir arada incelendiğinde gebelik ve doğum eylemine katılan tüm hekimlerin uygulamalarının tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu ve sağlık hizmetinin yürütüldüğü idari birimde herhangi bir organizasyon hatası saptanmadığı ifade edilmiştir.
Hal böyle olunca; gerek müvekkil hastanenin gerekse de davalı hekimin kusursuz olduğu, Adli Tıp Kurumu 7. İhtisas Kurulu’nun tanzim ettiği raporla da müşahhas biçimde ortaya konmuştur. Bu delil vasıtasıyla maddi hakikat aydınlığa kavuşmuş olup, ne müvekkil kurum ne de hekim, öngörülmesi ve tümüyle engellenmesi tıbben mümkün olmayan nörolojik gelişim sorunlarından dolayı mesul tutulamaz. Zira doğum süreci boyunca gerçekleştirilen fetal takip, doğum müdahalesi ve doğum sonrasında yenidoğana uygulanan yoğun bakım tedavileri, somut klinik bulgulara ve tıp biliminin genel kabul görmüş uygulamalarına uygun olarak yürütülmüştür.
Açıklanan tüm bu nedenlerle; davalı tarafa herhangi bir kusur izafe edilemeyeceğinden, haksız ve hukuki mesnetten yoksun davanın bütünüyle reddine hükmedilmesi gerekmektedir.
TALEP SONUCU
Yukarıda arz ve izah edilen tüm nedenlerden ötürü; Adli Tıp 7. İhtisas Kurulu’nun raporunda yer alan tespitler ışığında; meydana gelen zararda tıbbi uygulama hatası ve organizasyon kusuru mevcut olmadığından davanın reddine, yargılama giderleri ile vekalet ücretinin davacının üzerine bırakılmasına karar verilmesini vekaleten saygıyla arz ve talep ederiz.
Davalı Vekili
Av. M. Said TÜRKKOL

